İNSANIN SIRRI
Değerli arkadaşlar, bugün sizlere en gizemli, en az bilinen konudan bahsedeceğim, insandan. Kendimizi bildiğimizi sanıyoruz, ama ne kadar az bildiğimizi göreceksiniz. Bu konferansın maksadı bir farkındalık oluşturmaktır.Şair Hayalî “Ol mâhîler ki derya içredir deryayı bilmezler” diyor. Yani, balıklar denizin içinde yaşarlar ama denizi bilmezler.
Ol mâhîler ki derya içredir
baktığımızda güneş adeta bir nokta gibi görülüyor, dünyanın ise esamesi okunmuyor. Bizim ufacık yer kapa-
bilmemiz için adeta birbirimizi öldürmekten çekinmediğimiz dünya o boyuttan bakıldığında bir hiç mesabe-
sinde. İnsanın o düzlemde boyutunu bir düşünün. Neredeyse “yok” hükmünde. Moralimiz bozuluyor bu du-
rumda.
Aslında insanlardan bahsediyor. Müthiş bir âlem içinde yaşayan insan ne kendini, ne de alemi tanıyor. Tarih boyunca bu yüzden sormuştur: ben neyim, nereden geldim, nereye gidiyorum?” diye.
İnsanı tanımak için önce birlikte büyük kâinata (evrene) bakalım. Dışımızda ve içimizde muazzam âlemler var. Aslında size makrokozmozdan (büyük âlemden) mikrokozmoza (küçük âleme) seyahat yaptırmaktır amacım. Yani, kâinattan hücreye. Eskilerin kitâb-ı ekber (büyük kitap) dedikleri evrenle içimizdeki en küçük yapı olan hücre arasındaki konumumuzu belirleyelim.
Dünya diğer gezegenlere bakınca büyük görülüyor. Ama güneşle mukayese edince oldukça küçük kalıyor. Güneş büyük mü peki? Samanyolu galaksisinde yer alan 4 milyar yıldızın ortalama büyüklüğü güneşten fazla. Kâinatta yaklaşık 4 milyar da galaksi olduğu düşünülünce nasıl muazzam bir çevrede yaşadığımızı düşünün. Samanyolu galaksisine
İlim İlim Bilmektir
Dünyaya yaşadığımız çevreye dönersek; birçok mahlukatla dünyayı paylaşıyoruz. İnsanoğlu, beş duyusuyla çevre ile irtibatını sağlıyor. Büyük oranda ve değişik boyutlarda hayvanlar da öyle. Boyutuna göre en güçlü yaratık hangisi diye araştırdığımızda karşımıza kaplan çıkıyor. Kaplan özellikle pençeleriyle mahluklar içinde en güçlü konumda. Çıta isimli bir hayvan, en hızlı koşan seçilmiş. 100 metre hıza 3,5 saniyede çıkıyor. En güçlü koku alma duyusu köpekte. Yarasaların bizim duyduğumuzun çok üzerinde frekanslarda sesi işittiği tespit edilmiş. Kartal ise bize göre çok daha güçlü görme melekesine sahip. Bütün bunları düşününce insan beş duyudan sınıfta kalıyor.
Uzak Görüş
Fakat gördüğümüz kadarıyla milyonlarca yıldır hayvanlar konumlarına, statülerine razılar. On milyon yıl önce bir arı ne yapıyorsa bu günde aynısını yapmaktadır. Bir maymuna daktilo yazmayı öğretebilirsiniz ama yıllarca tuşlara bassa bir manalı cümle yazamaz. Bu sebeple hayvanlar, statükolarının dışına çıkamadıkları için kültür ve medeniyet oluşturamamışlardır.
İnsan öylemi ki? Bunu araştıracağız işte bu konferans boyunca.Evet, insan kâinatta boyut olarak hiçlik noktasında. Aynı zamanda bedenî üstünlükleri de hayvanlara kaptırmış görünüyor. O halde insan nedir ve üstünlükleri nedir, neden değerlidir? Şimdi bunu soruşturalım.
İnsan Makine mi?
İnsanı makineye benzetenler olmuş. Bir bilim adamı bir illustrasyon
yapmış insana benzeyen. O görüntüye göre, insanın vücudu bir fabrika gibi ve içinde yüzlerce insan çalışıyor. Ama bütün fonksiyonları müthiş bir gürültü ile faaliyet gösteriyor. Zaman zaman birçok çarklının yağlandığı bu fabrika insan olamaz diyoruz. Çünkü biz eklemlerimizi yağlama ihtiyacı hissetmiyoruz, ayrıca sindirim sistemimiz veya diğer organlarımız çevreyi rahatsız edecek hiçbir gürültü çıkarmıyor. O fabrika sevinmiyor, hüzünlenmiyor, en ufak bir duygu belirtisi göstermiyor. O halde insana materyalist gözle bakmamız mümkün görülmemektedir.
O bir mucize
İnsan, anneden ve babadan gelen birer hücrenin birleşmesiyle meydana gelen bir hücrenin çoğalması sonucu ortaya çıkan yaklaşık yüz trilyon hücreden oluşmaktadır.
Birden Trilyonlara
Bu gelişim, son derece kompleks bir durumdur. Yaklaşık 9 ay kadar anne karnında geliştikten ve dünyaya uyumlu hale geldikten sonra bir mucize olarak doğmaktadır. Bu gelişen hücrelerin vücudu oluşturması gerçekten anlaşılması, akıl erdirilmesi mümkün olmayan bir mucizedir. Çünkü aynı tip hücreler, çoğalırken ayrışmakta, bir kısmı beyin hücresi, bir kısmı kalp, bir kısmı ise kemik gibi bütün doku ve organları meydana getirmektedir. Bütün organlar bu aynı tip hücrelerin çoğalmasından oluşmaktadır. Burada mükemmel bir düzen, kusursuz bir organizasyon vardır. Ufak bir karışıklık veya kaos hayatla bağdaşamaz. Mesela, bir safra kesesi hücresi beyinde gelişse beyin ortada kalmaz, salgıladığı asitle erir gider. Bu mükemmel organizasyon ve düzen hâlâ tam olarak anlaşılabilmiş değil.
Yeni doğan bebeğe ben dikkat çekmek istiyor ve herkese soruyorum: “ bu bebekte bir şeytanîlik seziyor
musunuz?” diye. Şimdiye kadar bu soruyu sorduğum hiç kimse olumlu cevap vermedi çok şükür. Böyle masum bir yavru 8hristiyan anlayışında olduğu gibi) nasıl günahkâr olabilir ki? Onu ancak biz büyükler günahkâr, sahtekâr ve yalancı yapabiliriz değil mi?
İnsan hücresinin bir milyon adetini bir arada tutsak, ancak bir toplu iğne büyüklüğünde eder. Bu hücrelerin sayısı yüz trilyon gibi hafsalası alamayacak kadar çok olmasına rağmen, insan “tek” bir canlıdır. İçinde bir kısmı bir tarafa diğer kısımları başka tarafa çeken bir yapı yoktur. Bu kadar karmaşık bir yapıda bu durum önemli bir tespittir.
Vücudun En Küçük Yapısı Hücre
İnsanın en küçük yapısı olarak bilinen hücre yeterince tanınmadığı zamanlar da Darvin gibi kişilerce “içi su dolu oldukça basit bir yapı” olarak açıklanmıştır. Oysa elektron mikroskopun gelişimiyle, çok kompleks, adeta bir fabrika gibi işlevleri olan muhteşem bir yapı olduğu gözlemlenmiştir. Yüz trilyon hücrenin tamamı da hiçbir fasıla vermeden görevini yapmaktadır. Hücrenin asıl görevi protein üretmektir. Vücudun yaklaşık 50 000 çeşit proteine ihtiyacı vardır ve hücre bu proteini vücudun
En Muhteşem Mucize
ihtiyacı olduğu kadar üretmek zorundadır. Bu ihtiyaç vücudun çeşitli yerlerinde hücreler de bulunan reseptörler vasıtasıyla belirlenmektedir. Vücudun sürekli ihtiyaç duyduğu hemoglobin, hormonlar, enzimler gibi elemanların hepsi proteindir. Hücre, DNA’lardaki genetik şifreyi sürekli kopyalayarak ve bu üretimi devam ettirerek canlılığımızı sürdürmektedir.
Hemen her yıl hücrelerimizin %98’i yenilenmektedir. Bu demektir ki, biz her yıl yeni bir vücuda kavuşmaktayız. Fakat hiçbirimizde bakış açısı, tavır ve kişilik değişikliği görülmemektedir. Bu çok ilginçtir ve bizim aslımızın bedenden ibaret olmadığını gösteren de bir delildir. İlahi kitabımızın dediği gibi, “her an yeniden yaratılmaktayız”.
Genetik Şifremiz
Son asırda bulunan en önemli gelişme genetik ilmidir. Genetiğin ortaya çıkmasıyla hücrelerin aynı minval üzere çalışması ve sistemli oluşu açıklanabilmiştir. İnsanın her hücresinde 23’ü anneden, 23’ü babadan gelen 46 kromozom vardır. Bu kromozomlar içinde ise binlerce genetik yapı söz konusudur. Genler 4 farklı proteinin oldukça farklı şekillerde dizilmesiyle oluşmuş DNA zincirlerinden ibarettir. Bu dizilişe “genetik şifre” denmektedir. Her bir DNA’da yaklaşık 35 bin gen olduğu söylenmektedir.
Şifremiz
Bir insan bedenindeki her hücrenin içinde aynı genetik şifre vardır. Ancak, böyle olmasına rağmen, her organda DNA’nın farklı bölgesi aktiftir. Bu, hücrelerdeki müthiş organizasyonun eseri olarak görülmektedir. Her insanda genetik şifrede farklılıklar görülmektedir. Bu yüzden her insan birbirinden kişilik ve yapısal farklılıklar gösterir. Genetik şifremizin dizilişi bir ihtimal dâhilindedir. Bilim adamlarının açıklamalarına göre, bir ihtimal hesabına göre, ancak 10 üzeri 50’den sonra tesadüf ortadan kalkmaktadır. Oysa DNA zincirinin diziliş ihtimaline baktığımızda ise 10 üzeri 652 gibi bir durumla karşılaşmaktayız ki, bu takdirde burada “tesadüfe tesadüf etmek mümkün değildir.”Yani bu durumda tesadüfe inanmak aptallık olmaktadır.
Herkes özel
Her insanda hayvanlarda olmayan farklılıklar vardır. Her insanı birbirinden farklı kılan özelliklerdir bunlar. İnsanların göz bebekleri (iris) farklıdır. Beyinlerinde farklılıklar vardır. En son gelişmeler göstermiştir ki, el ayamızdaki kılcal damarlar da farklı görünüme sahiptirler. Genetik şifremizin bir kısmı farklıdır. Siz bir tanıdığınızı dünyanın en uzak bölgelerinde görseniz tanırsınız. Bu da her insanın yüzünün farklılığındandır. Hatta her insana ayrı bir barkot verilmiştir bildiğiniz gibi: parmak izi. Hatta yumurta
ikizlerinde dahi parmak izinin farklı olduğu bilinmektedir. Bu farklılıkların hiçbiri hayvanlarda bulunmamaktadır. Bütün bunlar gösteriyor ki, Yaratan her insana önem vermiş ve özenmiştir. Yani her insan özel yaratılmıştır.
Estetik Yönümüz
Herkes özel yaratılmakla birlikte estetik de yaratılmıştır. Bunu “altın oran” bahsinden anlıyoruz. Aslı büyük İslam âlimi olan Harezmî’den alınmış olana Fi sayılarının birbirlerine oranına altın oran denmektedir. Bu sayılar, her biri bir öncekiyle toplanarak giden sayılardan ibarettir. 0, 1, 1, 2, 3, 5, 8, 13, 22 gibi. Bu sayıların bir öncekine bölümü 13. basamaktan sonra sabitlenmektedir ve daima 1.618 çıkmaktadır. Bu sayıya altın oran denmektedir ki, bu oranı bilim adamları tabiatta birçok varlıkta gözlemlemişlerdir. İnsanda ise, birçok organımızda bu oran kendini göstermektedir. İdeal insan boyutu olan bu tipte, mesela yüzümüzün dikey ve yatay uzunlukları, kolumuzun kıvrımları arası oranlar yaklaşık bu orana uymaktadır. Bu oranı büyük heykel ve resim sanatçıları kullanmışlardır. “Allah her şeyi ölçü içinde yaratmıştır”( Kuran-ı Kerim)
Estetik Yaratılış
Buradan anlaşılıyor ki, insan aynı zamanda estetik yaratılmıştır. Birçok ressamın veya sanatçının uzaydan gelen canlılar diye çizdikleri resimlere bakarsak insandan daha güzelini çizmek mümkün olamamaktadır. Olmaz çünkü insan “en güzel kıvamda, ahsan-i takvim üzere” yaratılmıştır.
Bedenin mükemmel işleyişi
İnsan bedeninin hangi bölümünü ele alırsak alalım her yerde mükemmel bir işleyiş ve organizasyon görebiliriz. Bir kaos yoktur orada. Bir takım faktörlerle patolojik bir durum varsa, zaten atipik bir hücre oluşumu ortaya çıkar ki bünyeyi rahatsız eder, kanserleşme söz konusudur. Kanser bu düzen içinde tipik olmayan hücre gelişimidir.
Damar yapısı çok ilginçtir mesela. Damar içinde hiçbir trafik memuru ve kuralı yoktur ama on binlerce madde her biri bir tarafa koşuştur-
maktadır. Hiç biri vazifesini ve hedefini şaşırmaz. Bu arada kan içinde gezen ve durum tespiti yapan reseptörler vardır. Örnek verecek olursak TSH denen hormon, tiroid hormonunun kandaki seviyesinin düşük olduğunu fark ettiği anda tiroid bezini uyararak tiroid hormonunun daha fazla hormon salgılamasını sağlar. Bunun tersi de söz konusudur. Aynı şey kandaki şeker oranıyla veya çok farklı bir takım maddelerle de ilgili olarak müthiş bir düzen içinde devam eder gider.
Göz
Gözümüzün yapısı bir başka harikadır. Son zamanlarda anlaşılan en önemli şey, gözün gören organ olmadığıdır. Göz sadece fotoğraf çeker. Görme merkezi, beynin en arka bölgesindeki karanlık bir bölgedir. Bu bölge de görüntü işlenir ama yorumun yapıldığına dair kesin bir bulgu tespit edilememiştir. Darvin bunların henüz tam olarak anlaşılamadığı günlerde bile, “gözün yapısını düşündükçe uykularım kaçıyor, evrim teorisine bir türlü oturtamıyorum” demişti.
Beyin
Beyin vücudumuzdaki en önemli organımızdır. Bütün vücudun idare merkezi olarak görülmektedir. Hâlâ tam olarak anlaşılamamış ve ilim adamları tarafından bir “muamma” olarak tanımlanmasına rağmen en çok araştırılan ve merak edilen bir organdır. Beyin içinde çok farklı bölgeler vardır. Duyu merkezi, hareket merkezi, konuşma, işitme merkezi gibi. Mesela, susamışlığımız, açlığımız, vücut ısımız gibi bir takım özelliklerimiz, beynimizin orta ve alt bölgesinde bulunan ve sadece 4 gramlık hipotalamus tarafından kontrol ve takip edilmektedir. Hafıza merkezimiz de yine aynı yer ve büyüklükte hipocampus’tür ki 25 milyon ciltlik bir kapasiteye sahiptir. Bütün bunların bilinmesine rağmen bu güne kadar beynin bir idare merkezi ise bulunamamıştır.
Allah Zar Atmaz
Beynimizi bir bilgisayara benzetenler çıkmıştır. Fakat, dünyanın büyük beyin cerrahı Prof. Dr. Gazi Yaşargil, “bilgisayar 2 boyutlu, beyin ise 11 boyutludur. Biz bunun sadece 4 boyutunu -onu da tam olarak değil- bilmekteyiz” demektedir. Stevan Hawking ise, “bilgisayar bir solucan beyni kadar bile zeki değildir” demiştir.
Peki bu mükemmel organımızı idare eden merkez neresidir? Bilim adamları “ beyin üstü bir güç” demektedirler. Bu güç nedir?
Ruh
Beynin üzerindeki bu güç ruhtur. Beyin sadece bir kumanda odasıdır. Nasıl ki, bir uçakta pilot kabini ne kadar muhteşem dizayn edilmiş olursa olsun, uçak pilot olmadan yıllarca dursa uçamaz, mutlaka bir pilota ihtiyaç vardır. İşte bedeni harekete geçiren pilot da ruhtur. O
olmadan harekete geçemez. Ama ruh bedenden farklı bir boyuttadır, yani bu dünyanın boyutlarında değildir. Bu sebeple, insan bedeninin ölümlü, sınırlı olmasına rağmen, ruhu sonsuzluk arzusu içindedir. İnsandaki ölümsüzlük arzusu ruhundan kaynaklanmaktadır.
Bir Ben Vardır
Yunus Emre “Bir ben vardır bende, benden içeru” derken ruha işaret etmektedir. Bir başka yerde ise, “Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm” diye ruhun gerçeğini çok güzel ifade etmektedir.
Sınırlı bir bedene hapsedilmeye çalışılan insanoğlu, daima sonsuzluk arayışındadır. Bu yüzden bedenle ruh uyumsuzluğu sonucu sıkıntılı, huzursuz insan ortaya çıkmaktadır. İnsanın bu durumu bilip, çözümlemesi ve huzura kavuşması gerekmektedir. Bu yüzden insan daima arayış içindedir. Mutasavvıflar insan bedenine “ten kafesi” derler, ruh bu kafese hapsedilmiş durumdadır.
İnsan nefsinin istekleri hırsla birleşince maddî tatminle mutlu olma gayreti sonucu, ruhun manevî tatmini ihmal edilmekte insan gerçek saadete ulaşamamaktadır. Öyle ki bazen insanların yaptıkları karşısında hayvanlar bile masum kalmaktadır. Avını yakalayıp karnını doyuran bir aslan avın kalan
parçalarını bırakıp gider, ondan başkaları beslenebilir, yeniden acıkıncaya kadar da başka bir avla ilgilenmez. İnsan öyle mi ki? Doymak nedir bilmez ve daima daha çok ister. Yani haddini bilen hayvana karşı doyumsuz ve sınırsız insan.
Ten Kafesi
Akıl-zekâ
Zekâ insana doğuştan verilmiş bir melekedir. Eşyayı ve problemleri idrak ve algılayabilme kabiliyetidir. Kısmen arttırılabilmekle birlikte, kazanılmış değildir. Akıl ise, zekânın insanın faydasına kullanabilmesi diye kısaca açıklayabilirim. İnsan zeki olabilir, fakat akıllı değilse mahvına sebep olabilir bu zekâsı. Birçok üstün zekâlının veya dâhinin intihar etmesi bu durumu açıklamıyor mu?
Akıl insana verilmiş en önemli melekelerden biridir ve genellikle sonradan kazanılır. İlahî kitaplar hep “akıl sahiplerine” hitap etmektedir, zekilere değil. İnsan işte bu akıl sayesinde, hayvanlara üstün olmaktadır. Beş duyudan sınıfta kalan insan, akılla bu açığı kapatıp bütün dünyayı
kontrolü altına alabilmektedir. Cep telefonları yapıp, dünyanın öbür tarafını dinleyebilmekte, araçlar yapıp en hızlı hayvanların tozunu attırmakta, güçlü görme cihazlarıyla kartalın gördüğünü basitleştirmektedir. Böylece kendisinin kullanımına verilen dünyayı en üst seviyede değerlendirmekte, ona hâkim olabilmektedir.
Dışı sükûn ile zahir
Bütün bu gücüne rağmen kendine hâkim olamayan insan, çatışmalı, huzursuz bir mahluk olarak görülmektedir. Sadi Şirazî, “dışı sükûn ile zahir, derûnu mahşerdir” ve “insan bir damla kan binbir endişe” diye tanımlıyor insanı. Çatışmalı “nefs” (benlik) sahibi olan insan içindeki bu huzursuzluğunu ve doyumsuzluğunu güç sahibi olma peşinde koşarak ve bir takım maddi tatminlerle kapatmaya çalışmaktadır. Bu sebeple batıda kapitalist zihniyet çok az sayıda insanın mutlu ve güç sahibi olması anlayışını getirmiştir. Bunun sonucunda büyük bir toplumsal dengesizlik oluşturmuştur. Mesela, ABD’de 400 aile, yüzeli milyon Amerikalının toplamından daha zengin hale gelmiştir. Bu Niçe’nin “üstün insan” anlayışının bir sonucudur. Başkalarını düşünmeyen kibirli, üstün güç sahibi insan… Fakat bu zenginlerin arasında bile intihar edenler mevcut olması bu zihniyetin üstün insana bile saadet getirmediğinin ispatıdır. İnsanın bir görevi de aslında, kendi dışıyla ilişkileri, birbirine bakışı ve çevreye yaklaşımı açılarından dünyayı cennete çevirmek olması gerekirken, maalesef cehenneme çeviriyoruz. Kendi menfaatlerimiz için milyonlarca insanın ölümüne sebep olabiliyoruz. Yanlış uygulamalar sonucu ozon tabakasının delinmesine sebep oluyor, ama hâlâ ticarî kaygılarla bu uygulamalara devam ediyoruz. Kullanılan zararlı katkı maddeleriyle milyonlarca insanın kanserleşmesine sebep olabiliyoruz. Bunlar insanın her şeyi meşru kılıp aşırı güç arzusunun bir sonucudur. Oysa bu insan kendi tansiyonuna bile hâkim olamamaktadır.
Ben Yarattım ve Hiçlik
İnsanın huzuru için gelinen bu çıkmaz sokak bu günkü ilahi mesajlarla bağlantısını kesmiş ilmî anlayışın bir sonucudur. Felsefeciler de bu bağlantıları kesik olduğu için asırlardır insanlığı çıkmaz sokaklara sokmuşlar, insana bir çıkar yol gösterememişlerdir. Aslında ilimin de dinin de gerçek hedefi insanın mutluluğudur. Einstein “ben kâinatın niçin yaratıldığıyla ilgilenmiyorum. Benim derdim nasıl yaratıldığıdır” diyordu. Haklıydı, çünkü niçin yaratıldığı dinin konusudur. Hz. Ali de “Dinsiz ilim kör, ilimsiz din topaldır” diyordu. İlim dinden kopuk olduğu takdirde insan gibi birçok konuyu açıklayamadığı gibi, “ahlakî” olanı kaybedecektir. Kutsalı olmayana güvenilmez. Din ilim adamlarına “her şeyi araştırabilirsiniz sonuna kadar, fakat lütfen ahlakî olun. Aksi takdirde insanı mutsuz eder, dünyayı cehenneme çevirirsiniz” demektedir. Bugünkü gelişmeler bunu doğrulamıyor mu?
Yalan dünya ve gerçek adalet
Bir çok türkülerimizde “yalan dünya” diye farkındalığımızı dile getirmekle birlikte bu dünyaya kanmaktayız. Dünya adeta bizi içine çekmekte kendine uydurmaya çalışmaktadır. Herkes kendi sonunu hazırlamaktadır oysa. Dünyayı bir tiyatro sahnesi olarak görebiliriz. Orada hangi rolü aldığımız değildir önemli olan, aldığımız rolü nasıl oynadığımızdır. Çünkü insan bu dünyada imtihandadır. Herkesin imtihanı da farklıdır. Bazıları zenginlikle, bazıları fakirlikle, bazıları da hastalık, sakatlı ve bazı yoksunluklarla bu sınava tabii olur. Herkes bu dünyada yaptığının karşılığını bu veya başka bir âlemde çekecektir, yani ilahî adalet mutlaka gerçekleşecektir.
Herkes Kendi Cezasını Öder
Bu dünyada her şey izafîdir(göreceli). Yani bakış açımıza bağlıdır. Büyüklük, ağırlık, tatlılık, acı, güzellik, mutluluk gibi. Hz. Mevlana bunu bildiği için
“Dostum, sen tamamen düşünceden ibaretsin,
Geriye kalan et ve kemiksin.
Gül düşünürsün, gülistan olursun,
Diken düşünürsün, dikenlik olursun” diyor.
İnsan her şeye güzel bakarsa, güzel görür, güzel görünce de mutlu olur. Aynı zamanda elinde olanla yetinen “şükür sahibi”dir o.
İnsan huzur ve mutluluğunu ancak böyle güzel bakarak ve her türlü anlayışın temeline “insan”ı koyarak başarabilir. Bizim medeniyetimiz insan temelli bir medeniyettir. Orada “üstün insan” anlayışı yoktur, ideal olan “kâmil insan”dır. Kâmil insan sadece Allah’a bağlı, tevazu sahibi, bütün insanlığın mutluluğu ve kurtuluşu için mücadele veren yüce insandır. İnsan idealleri oranında değerlidir.İdealler daima insan-
lık için olmalıdır. Aksi takdirde, hayvanlar da da yemek, içmek, kendini düşünmek ve şehevî duygular vardır ve yüksektir. İnsanı ulvî düşünceleri ve idealleri yüceltir, kahramanlaştırır, ölümsüzleştirir. Yani, insan maddeyle tatmin olmaz ama insanlığın hizmetinde olarak manevî yücelişle ancak tatmin olabilir.
Kalp ve gönül
Burada bahsedilen kalp, anatomik olarak bildiğimiz damarlarımıza kan pompalayan organ değildir. Sevginin, aşkın, duyguların mekânı, yani metafizik (manevî) âleme açılan gönlümüzdür. Gerçek insan olma vasfını biz onunla kazanırız. Beden (ten) kafesine hapsedilmiş insanı özgürleştiren, onu sınırlı hayatın dışına çıkarabilen soyut organımızdır bu kalbimiz. Öyle ki yüce Yaratan bunun için “yere göğe sığmadım, mümin kulumun gönlüne sığdım” buyuruyor. Yüce Allah’ın gönüle ne derece önem verdiğinin bir göstergesidir bu hadis-i kutsî. Yunus Emre’de bunu bildiği için “temiz et gönül evini yâr gelecek kondurmaya” demektedir. İnsan gönlü ne derece muhabbet doluysa diğer insanlara karşı, o kadar yüce ve saygıdeğerdir. O insan da o derece büyük ve kâmil insandır. Hz. Mevlana “benim kalbimin kapısında kol yoktur. Bu yüzden istemediğim kişi giremez oraya” derken gönül kapısının içerden açılmadıkça içeri girilemeyeceğini izah etmektedir. İnsanı yücelten ve değerli kılan işte bu kalbidir, gönlüdür.
Ölüm yok oluş mu?
Hayatın mutlak gerçeği olan ölüm kesinlikle bir yok oluş değil, ruhun beden tasarrufunun sona erişi ve başka bir boyuta, ölümsüz âleme geçiştir. Oyun bitince şah da piyon da aynı kutuya konur. Fakat ruhlar imtihanın sonucunu göreceklerdir. İman ehli ve iyi olan insanların ruhları bu yüzden Mevlana gibi ölümü gülerek “şeb-i aruz” olarak karşılar. O gerçek Sevgili’ye kavuşma anıdır. Kendinden emin olmayan ve inanç problemi olanlar, ölüm korkusuyla her gün adeta ölüp ölüp dirilirler. Oysa ölüm gerçeğine vâkıf ve hazırlıklı insan için daha güzel bir âleme geçiş anıdır, böyle bir stres yapmaz.
İnsanın Gerçek Değeri
Batı medeniyetinin güç merkezli anlayışının getirdiği ideolojiler sonucu insanlık son asırda çok büyük travmalar yaşamış, sırf Avrupa’da milyonlarca insan sebebini bilmeden birbirini öldürmüş, milyonlarcası da perişan olmuştur. Afrika’da sömürülen toplumlar açlık ve yoksullukla karşı karşıya kalmışlardır. Bu ideolojilerin hemen hiçbiri insanı merkeze alamamış, önemsememiş, güç veya maddî unsurları temel alan bir anlayışla insana daima yüzeysel tatmin yolları sunmuştur.
Başka Güzellerden Selam Var
Daima insan merkezli olan ve insanı en şerefli mahlûk (eşref-i mahlûkat) kabul eden İslam medeniyetinde ise bütün insanlar değerlidir ve hiçbir ayrım yapmadan insana saygı temel değer olarak kabul edilir. Yüce Allah’ın insan gönlüne bakışını söylemiştik. Hz Ali’nin şu sözü insanın değerini ortaya koyması açısından oldukça önemli: “Ey insan sen kendini küçük bir cisim mi sanırsın? Oysa bütün âlem sen de gizlidir”. Pakistan’ın büyük şairi Muhammed İkbal’in şu sözü de vermek istediğimizi çok güzel özetliyor: “Ben insana sığabilene kâinat, kâinata sığamayana “insan” derim”. Maddî boyut olarak esâmesi okunmayan bir varlığın gönlü ve idealleriyle, misyonuyla ne kadar büyüyebildiğini çok
güzel ortaya koyuyor. İslam’ın yüce peygamberi Hz. Muhammed (S.A.V.) ise, bir gün tavaf esnasında dönüp Kâbe’ye bakarak “ey mübarek yapı, ne kadar güzel olursan ol, bir müminden daha yüce ve değerli değilsin” buyuruyor. İnsan taşıdığı değerin kıymetini bilirse o zaman sonsuzluk denizinde yüzen, Allah’tan başka hiçbir şeye kul olmayan, özgür ve kâmil insan olarak yücelecek ve gerçek saadete ulaşacaktır.
Muhabetlerimle... Dr. Kemal Tekden
Sözlerimi Galip Dedenin meşhur mısralarıyla sona erdiriyorum:
Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen
Merdim-i dîde-i ekvan olan ademsin sen.
( Kendine değer ver ve iyi bak, çünkü sen âlemin özüsün. Kâinatın gözbebeği olan insansın sen.)
Değerli dostlar, adeta bir derya gibi konu olan insanı size “deryadan bir damla” olarak tanıtmaya çalıştım. Her bir konu başlığını ne kadar anlatsam az. Şimdilik bu kadarla yetinin lütfen.
Hepinize saygılarımı ve muhabbetlerimi sunuyorum.