ÖZLEDİĞİM ŞEHİR
İslam anlayışında, insanın dünyadaki bir görevi de, yaşadığı çevreyi arzu ettiği cennete çevirmektir. Bu anlayış, yaşadığımız çevrenin güzelliği, yaptığımız binalar, insan ve hayvanlarla ilişkiler gibi pek çok alanda mükemmellik de demektir. Böyle bir şehirde, insanlar da mutludur, diğer bütün canlılar da. Hiçbir mahluka zulüm yapılmaz, kimse karıncayı ezmez, tabiata zarar vermez, insan ilişkileri mükemmeldir. Yeşile gereken değer verilmektedir bu şehirde. Böyle bir ortamda insan fıtratına uygun olan uygulanmaktadır aynı zamanda.
İslam’ın şehir anlayışı böyle olmakla birlikte, bugünkü şehirlerimize bakınca, ya biz İslam’ın istediği Müslümanlar değiliz, ya da İslam anlayışını anlayamamışız diyoruz. Bu durumda çevremize baktığımızda gördüğümüz nedir? İçinde insanın kaybolduğu tamamen betonarme şehirler… Komşuluk ilişkilerinin yok olduğu, hava kirliliğinin, trafik rezaletinin olduğu, insanların nefes alamadığı bir şehir. Sonuçta bu şehirlerde yaşlıları, gençleri ve çocuklarıyla hiçbir insanın mutlu olamadığı, ruhunu doyuramadığı ortamlar… Nereye gidiyoruz bu şekilde?
Aynı zamanda mimar olan Amerikalı üst seviye bir yetkili, bir gün İstanbul’a gelmiş. Yetkililer önce İstanbul’un eski eserlerini gezdirmişler, sonra da eski İstanbul fotoğraflarının olduğu bir sergiye götürmüşler. Adam büyük bir keyifle hepsini saatlerce incelemiş, çıkışta gazeteciler sormuş: “Nasıl buldunuz?” Adam biraz düşünmüş ve “Hayret ve hayranlık duydum” demiş. Gazeteciler şaşırmışlar, hayranlığı anladık da, bu hayret de neyin nesi? Hemen sözlerine devam etmiş: “Hayret ettim, bu eserleri yapanların torunları nerede? Ve şu gördüğümüz bugünkü eserleri yapanlar kimlerin torunu?”
Hastanedeki odamdan şehrimizi izlerken hep bu konuşma aklıma geliyor ve adamın bu hayreti ne kadar da doğru diyorum kendi kendime. Biz ülkemizi Avrupalılar kadar da olsa sevmiyor muyuz acaba? Batıda bir şehre gittiğiniz de, İslam’ın istediği ideal şehri görememekle birlikte, bizden çok daha şehirlerine saygılı olduklarını görüyorsunuz. Betona boğmuyorlar şehirlerini, sincapların koşturduğu geniş geniş parklar, kuşların cıvıldadığı bahçeler en azından ruhunuzu huzura kavuşturuyor ve gıpta ediyorsunuz.
Lafa gelince mangalda kül bırakmayıp, atalarımızın yolunda olduğumuzu söylüyoruz, ama bunu ne kendi yaşantımıza, ne şehrimize, ne çevremize yansıtabiliyoruz. “Muhteşem bir maziyi, daha muhteşem bir istikbale bağlayacak köprü olmak isterdim” diyordu üstad Cemil Meriç. Bizlerde hep böyle arzular içindeydik gençliğimizde. Muhteşem mazi mazide mi kaldı yoksa? Bırakın istikbali, bugünle bile buluşturamıyoruz o mükemmel medeniyet anlayışını. Bugünkü gençleri etkileyemiyorsak, bunların hep lafta kalmış olmasındandır. Yönetimleri ele geçirince, tenkit ettiklerimizden farklı bir şeyler yapmamış, şehirlerimizi beton yığını haline getirmiş (hatta 8.2 kat gibi bina yüksekliği açısından rekor kırmışsak), gençlerin yollarını hak yolun güzellikleri ile döşeyememişsek; bütün konuşmalarımız lafazanlık, bütün davranışlarımız sahte olarak algılanmakta ve olumsuz yansımaktadır gençlere.
Övündüğümüz nesillere layık torunlar olamayınca, bizim torunlarımız da bizim beğenilecek tarafımızı bulamıyor maalesef. Sızlanmaya da hakkımız yok bu yüzden.
Kendimi bugünkü halden sorumlu görüp kendi kendime sesleniyorum: Çok konuşma ve önce inandığın davanı hayatına ve çevrene yansıt. Merak etme, gerisi düzelir.